Ten Çoraplı Güzel Günler

Selam selam.

Ne de çok oldu yazmayalı, konuşmayalı. “Eeee, sayın yazar yine neler geldi başına?” diyen de yok hani.

Geçirdiğim acayip bir senenin ardından mükemmele yakın tecrübeler yaşadığım bu senenin, beni ilgilendiren en güzel haberiyle yine karşınızdayım. Hayatıma giren her şeyi hemencecik kucaklayan bir kadın olarak bu güzel haberi de sımsıcak bir çay ile kucakladım. Aman sözü uzatmadan, mini mini birler, çalışkan ikiler okulunda, 2.sınıfları hayata hazırlayan yepyeni bir öğretmen olarak karşınızdayım şu an. Ya aslında, hayatımın en hızlı terfisini aldım, düşünsene bir gün önce harika pasaj Akmar’da, Kadıköy’ümde, hayat pınarım kitaplarımı satarken, bir gün sonra İstanbul’un elitist bir ilçesinde kendi işimi yapmaya başladım.

Tabi bir ağlamak, bir hıçkırmak, bir duygusallık, bir iç şevklenmesi, bir heyecan derkeeeeeeeeen…. Pat diye kendimi MEB’de buluverdim ben yahu. Tüm bu duygu çarpışmaları ve iç organlarımdaki kaotik ortam, 27 Ekim’e aitti bu arada.

28-29 Ekimde, pek de tarzım olmayacağını düşündüğüm yerlere girip çıkıp alışverişler yapıp, devletimizin ekonomisine katkı sağlamaya çalıştım, malum devletin kurumuna rastayla, piercingle, şalvarla girmek kolay olmuyor yahu. Neys efendim, ben gittim hayatımın ilk topuklu, klasik botunu aldım kendime hem de bordo, hooooh! Çok radikal bir değişim değil mi yahu bu sence de!? Düşünsene bu ayaklar converselerin içinde, superstarların, cat’lerin içindeydi 24 senedir, sen kim köpeksin derler kadına! Nitekim 3. haftamın sonunda ayaklarımın her bir minnoş parmağında küçük su topları oluştu. İşte şimdi öğretmenliğin zorluğunu sen anla! Ay bir de, töbe o ten çorap nedir yahu! Bak cidden hayatta asla dememek lazım ve hatta komşuna da gülmemen lazım (bak, atasözlerinde ilerliyorum – 2.sınıfa giden 8 yaşındaki 25 çocuğum sağ olsun-). Ben yine bu kocaman 24 yılımda “o ne la, ten çorap ne, babanne misin kızım sen!” diye gerek içimden gerekse dışımdan pek çok tanıdığım ve de tanımadığım kadınla dalga geçtim. Nitekim hala geçiyorum (kendim giymediğim zamanlarda) ancaaaaaaaaak… İtiraf ediyorum işte, aldım! Evet ben de aldım! Ben de kapitalist sistemin, emperyalizmin pençesine düşüp dayatmalara boyun eğerek KENDİME TEN ÇORAP ALDIM! Hayır abi, aldın da ne işe yarıyor ki? Bunu da anlayamıyorum, bak beni bıraksan 1588 sayfa yazarım ten çorap hakkında, o derece doluyum bu konuda, atarlı ve giderli hatta tripliyim de! Bak şimdi aldım çorabı (ay ismi bile çirkin, neys), ilk bir giyeyim dedim, önce giyemedim tabi her şeye takılıyor falan, sonra giydim 8 saat ders anlattım, eve bir geldim her yeri delik deşik! Ne oldu şimdi! Bana yararı neydi bu parlak, bronz Penti aletin!? Ne işime yaradı, neden tabularımı yıktırttı, neden dalga geçtiklerimle aynı kategoriye soktu beni, neden bu gencecik yaşımda babanne eyledi beni, nedeeeeen!

Neys.

İşte öğretmenliğin zorlu kısmı budur arkadaşlar, açıklıyorum: Ten Çorap!

Ay eğlendim. Sonracığıma, sayın gülüm okur, okulun en süpersonik kısmı öğretmenler odası ya. Orası var ya, üff üff çok acayip bir yer. Bak şimdi anonim olmamın bana verdiği yetkiye dayanarak sana hemen bir kroki çizeyim; girdin odaya SAĞ ayakla ki girince kimse seni baştan ayağa, ayaktan başa süzmesin ancak bu durum evrimi algılayamayanların evrimi kabullenmesi kadar imkansız bir durum, neys, girdin ya ‘U’ şeklindeki kocaman masanın kısa tarafında tüm erkek öğretmenler oturuyor tamam mı? Ulen valla biri gelip kadın ve erkek öğretmen odası yapsa yeminle okulda kimse fark etmez. Sonra masanın sol ucunda ingilizce öğretmenleri bir grup, arada birkaç entelektüel beyni atlıyorum, sonra da diğer uzun kısımda tüm sarışın öğretmenler oturuyor. Bak şimdi, arkadan bu topluluğa baktığında kim kimdir ayırt edemiyorsun, herkes aynı renge sahip, önden bakınca da bazen ayırt edemiyorum o ayrı, ay eğlendim. Sonra masayı geçiyoruz, bir grup anarŞİK masaya oturmuyor, alıyor sandalyeleri fotokopi masasının orada bir dair oluşturuyor orada takılıyor! Abi çok anarŞİKçe değil mi, isyankarlığa bak, düzen karşıtlığına bak hele bi! Bu grup, kadrolu yerleşik yapı, yani müdür yardımcılarına falan da bayağı karışıyorlar, karşı gelme olayları, laf sokmalar falan hep bu grupta. Bunların içlerine bir dalsam var ya, üf üf üf! Bu grup her şeyden haberdar bir de, her şey ilk bu gruba geliyor yalnız haklarını yemiyorum, bana geçen gün bisküvili pasta ikram ettiler, çok sevdim, yedim de, teşekkürler buradan sana ey sandalye tapulu malıymış gibi orada yaşayan, orada nefes alan, orada yemek yiyen, ve hatta derse o sandalye ile gittiğini bana düşündüren sayın öğretmenim! Onun dışında cidden içime sinen, cidden saygılı, pek ondan bundan konuşmayan ve yardımsever olduğuna hatta iyi bir kalbi olduğuna inandığım güzel birkaç insan girdi hayatıma ki onlar bunun farkında değil de olabilirler ancak buradan onlara da teşekkür etmek istiyorum, bir günaydınları yetiyor, günün aydın olması için.

Tüm bunlar bir tarafa da, o 25 minik ruhun bir gülüşü ile mutlu olmak, onların kocaman sarılışlarının karşısında eriyip bitmek, saçlarıma dokunma yarışına girmelerindeki heyecanlı havayı solumak, onlarla yerden yüksek oynamak, düştüklerinde sanki dünyanın en kötü haliyle karşılaşmışçasına üzgün gözleriyle beni yanına çağırışlarına tanık olmak, sordukları ilginç ve merak dolu kocaman sorularına yanıt olabilmek, büsbüyük tek dertlerinin çizgi filmde yaralanan canavar olduğunu defalarca sıkılmadan dinlemek, dersle alakalı olmayan pek çok soruyu sabırla cevaplamak, birbirlerini şikayet edişlerini izlemek, 2 dk önce birbirlerine vururken 2 dk sonra birbirlerini farklı sınıflardakilerden korumaya çalışmalarına şahit olmak, bana yanlışlıkla anne dediklerinde gülmekle beraber gururlanmak, 5 dk önce öğrendikleri mevsimlerin oluşumunu hemencecik unutmalarına sinirlenmekle beraber bu dünyanın en güzel varlıklarının tahammül sınırlarımı Kaf Dağına çıkarmalarına izin vermek, yeni çizgi filmleri öğretmelerine müsaade etmek, Vivaldi’yi bilmelerine şaşırmak, şaşırma ünlemimi kaybetmememe engel olmalarına teşekkür etmek, her sabah sınıftan içeri adım atmanın içimde oluşturduğu heyecana aşık olmak, her akşam okuldan çıkarken buruk olmak, onları yepyeni durumlarla tanıştırmak, gözlerindeki parlaklığa, gülüşlerindeki tınıya, ağızlarındaki dişsizliğe hayran olmak, beraber sorgulamak, beraber öğrenmek, beraber oynamak, beraber yemek, beraber içmek, beraber duygulanmak, beraber ağlamak, çok  sevmek, çok sarılmak imiş hayat şimdi.

Nice güzel günlere oğlum, evladım, çocuğum, kızım, kuzucum.

Reklamlar

Matar*

“Yağmuuuuuur, yağmuuuuuur, yağmuuuuuur, yağmuuuuuur,

Geri verecek buharlaşan sevgimiziiiiiiiiii.

Yağmuuuuuur, yağmuuuuuur, yağmuuuuuur, yağmuuuuuur,

Sessizce silecek kibirimizi.”

… demiş ünlü düşünür.

Yağmurlu bir gündeme hoş geldin(hoş geldin ayrı yazılırmış, öğretene özellikle ‘saygı‘lar) gülüm okur. Eğer İstanbul’da yaşıyor ve yaşatılıyorsan, bugün hep aynı gökyüzü altında ıslandık demektir.

Yağmur bereketiyle gelir derler ya, heh işte o biçim, bugün yerde 20 TL buldum. Nasıl mutluyum, nasıl mutluyum bilemezsin, yani otomatikman çok mutlu başladım güne. Sorma, ellerim parasız açılmıyor, para tek spor kaynağım falan oldu çalışmaya başlayalı, kölen oldum kapitalizm.

Töbeee!

Latife eyliyorum efendim. Ama para buldum ve her ahlaklı Türk vatandaşı gibi gittim karakola, parayı teslim ettim ve SHOW haberde ünlü oldum, pişmiş kelle gibi sırıtırken.

Şaka şaka. Cep yaptım parayı. İndiregandi yani, kıpıs.

Böyle güzel başlamış bir gün hayal et işte, Göztepe Metro’dan Kadıköy’e, sıkış tepiş giderken ve sürekli birilerine sürterken ve sürtülürken.

Sonra da yağmur yağdı ve her şey bana doğum günümde hediye gelen kilolarca bal kadar tatlı görünmeye başladı veyahut daha tatlı.

Günün bütün yorgunluğunu atmama yardım eden Mikail sağ olsun, var olsun. İş bitmiş, dersler bitmiş, yorgunca ve streslice ve kafam 5 kadeh şarap içmişçesine kocamanken metrodan dışarı çıktığımda yüzüme çarpan yağmurların şiddetiyle paralel ölçüde rahatlama hissi…

O hissi yaşarken elim cebimde, montumun üstüne dik dik gelen yağmur damlalarının çıkardığı hızlı ama şefkati(‘f’ ile yazılır) anımsatan o ses…

Ben ıslanırken, ıslanmaya doyarken ve yağmurun toprağa can vermesi gibi kendi canımı canlandırırken ve ruhumu arındırırken, yağmurdan mermiymişçesine kaçan insanları izlemenin verdiği korkutucu his…

Tüm bu hislerin karmaşıklığında, yüzümün ıslaklığıyla görme açımın en dibe düşmesine  aldırmadan yürürken, bana eşlik eden, en az benim kadar ıslanmış Karabaş, Kocaburun, Asıksurat ve sarman kedinin savurganlığı, keşmekeşliği, yağmuru dahi benden çok sahiplenmelerinin verdiği güven ve umursamazlığın dostluğuna sığınma çabalarım…

Yolların araba kavgası ama insandan yoksunluğu…

Kendimle olan yağmurdan ne kadar çok içebilirim yarışım…

Yağmuru sevenleri hatırlayışım, onları hissedişim, beraberliklerim, ayrılıklarım, ayrılmak istemediklerim, ayrılamadıklarım, sevişlerim, daha çok seveceklerim, hep seveceklerim, hep dileğimde olanlar, hep kalbimde olacaklar, heplerim…

Hepsini bir araya getirince de karşınıza yağmur edebiyatına eklenmiş naçizane bir yazı çıkıyor işte sayın okur.

Size yağmurun, çiçeğimin toprağında bıraktığı kokuyu armağan ediyorum, bir de yazımı yağmura ve sevindirdiklerine ithaf ediyorum.

*Matar: Yağmur demek güzel okurum.

NOT: Evsizler ve sokak hayvanlarının da keyiflenebileceği kadar yağıp sonra dursan olmaz mı?

IMG_7794.JPG

Kolum bütün anonimliğimi ele verirken

Kadıköy metroda beraber seyahat ettiğim, tekir kedinin kurtuluşunca emeği geçen 2 kadın, 1 adam (Yıldız Tilbe şarkısı gibi olduk len) size de selam ederim.

 

Kaleydoskop

Hayata kaleydoskobumun gözünden baktığım döneme hoşgeldin.

İstanbul’un naçizane köşesi Örnek Mahallesi’nden, tam da gün batarken ve göğü delenlerin arasından el sallamaya çalışırken güneş, size küçük evimizin büyük balkonundan sesleniyorum. Buralara yine yaz gelmiş gibi değil mi ya da Manuş’un da dediği gibi “dağlarına bahar gelmiş memleketimin”, ha? Yalnız, şunu unutmamak lazım ki her ne kadar Manuş dile getirse de bu sözleri, kendisi aslında Ahmed Arif’e ait bir şiirdir, lütfen okuyunuz. (adamın isminin ‘D’ ile bitiyor olması az biraz da olsa seni romantizme yaklaştırmadı mı, daha şiiri okumadan?)

Haberin var mı taş duvar?
Demir kapı, kör pencere,
Yastığım, ranzam, zincirim,
Uğruna ölümlere gidip geldiğim,
Zulamdaki mahzun resim,
Haberin var mi?
Görüşmecim, yeşil soğan göndermiş,
Karanfil kokuyor cıgaram
Dağlarına bahar gelmiş memleketimin…

Demiş Ahmed Arif, hasretinden prangalar eskitirken, terk etmedi sevdan beni diye haykırırken…

Neyse canım okur, selamlar olsun, sevgiler olsun, saygılar olsun efendim, merhaba. 24 yıllık hayatımın profesyonel voleybolcu olduğum zamanlarda (yani  bundan 10 sene öncesinde) kazandığım parayı bir kenara koyarsak eğer, bundan yine tam 5 sene önce Kadıköy-Adalar vapurunda çığırdığım şarkıyla kazandığım 5 TL’yi (ki kendisi hala günlüğümde durur) de bir kenara bırakırsak ilk işime geçen hafta pazartesi başladım. Kadıköy’ümüzün en harika, en underground, en ayrıntı yayınevine uygun mekanı, en Murat Menteş, en Emrah Serbes ve en Hakan Günday rezidansı, sayın Akmar Pasajı’ndaki harika part-time işimi hayredelim beraber, haydi gel. Efendim reklam yapmak gibi olmasın ancak, İstanbul’da ikamet eden canım gülüm okurlarımı Akmar’ın Nezih Kitapevi karşısındaki alt kat girişine yöneltmek istiyorum şu an. Gel vatandaş, sen de gel, kim olursan ol, yine gel, hem tanışırız, hem de en sevdiğim içecek oralet ısmarlarım hem de iki muhabbet ederiz, ve hatta her gün Akmar’dan geçen ünlüleri görme hatta bir kaçıyla flört etme şansını yakalarız, misal Fırat Tanış, hay sakalındaki grilere kurban olduğum yahuuuuu! Neys.

Sosyal Sahaf’tayım yarın ve perşembe ve pazartesi. Bence gel.

Gelmeden önce şu yazdıklarımı da oku lütfen.

Her zaman çok çalışan, çalıştığını biriktiren, mutsuzluklar içinde işine giden, lanet eden, hayatını boşa harcayan ve bunu fark etmeyen insanları eleştirdim, durdum. “Şimdi ben de onlara dönüştüm!” demememi bekledin ama hayır. Dönüşmedim. Tamam para kazanmak cidden dünyanın en zor, en yorucu şeylerinden biri belki ancak neden kazandığını bilmek, kazandığını soyut bir şeyler için biriktirmekten daha iyi. Her zamanki felsefem şudur ki, biriktirdiğin şeye ulaşamadan ölüp gidersen biriktirdiğin o şey, devletimin bankasında kalakalacak ve sen Süleyman gibi eli boş bir şekilde öte dünyana kavuşacaksın. Ne gerek var şimdi bu cümleleri kurmaya?

Diyorum ki; çalışmanın da bir amacı olmalı. Yastık altına koyduğun altınlar, aldığın BMW araçlar, “Mülk Hakkındır” yazdığın evler ne işine yarayacak? Bak beni bu konuda ikna et, bana neden para biriktirmem gerektiği konusunu mantık çerçevesi içinde anlat ve ben sana hak verip pişman olayım ve para biriktirmeye başlayayım olur mu? Bu tıpkı beni çocuk doğurmaya ve/veya evlenmeye ikna etmen kadar zor olacak ama beklemedeyim hala.

Evime giden yol yokuşludur, bilen bilir ve ben her gün o yokuşu inip çıkmak zorundayım ve çalıştığımdan beri ilk defa haftasonu gelsin ve evimde yatıp bir yere çıkmayayım demiş olabilirim ancak yukarıda söylediklerimi söyletmen çok zor olacak gülüm okur.

Tabi bunun yanında çalışan kimselerin bir şey yapmaya vakitlerinin olmadığı da bilinen bir konudur ki bunu da kabul etmiyorum. Çalıştığım sürece bütün derslerime girdim ki biliyorsun yüksek lisans yapmaktayım, çalıştığım parayı beraberce mis gibi ohhhh diye yemek adına güzel insanlarla takıldım, sinemaya gittim, 2 Broke Girls (kendi hikayemin dizisini yapmışlar ula) izledim, kendime çiçek dürbünü(meşhur kaleydoskop) bile aldım be! Ki çiçek dürbünü de aldığıma göre yeni hedef bir pusula! Belki de beni sahafta ziyarete gelecek canım gülüm okurlardan biri pusulayla gelir diye bir hayal kuruyorum şu an tam da 2 Cellos- They Don’t Care About Us çalarken.

Yani çalışan kadın olmak iki misli zor iken, sabah 6.30 da kalkacak iken ve okumam gereken 1588 makale yanımda durur iken sana şunu söylemek isterim ki, erteleme be güzel okurum. Hayatı, aşkı, sevgiyi, arkadaşlarını en çok da aileni erteleme be. Kitap okuyacak da, film izleyecek de, gezecek de zamanı bulursun inan bana. Para kazanırken yanından geçip giden hayata dönüp bakma 15 sene sonra. Bir de para çok da önemli değil sanırım ya, malum simitle de karın doyuyor, İsviçre çikolatasıyla da.

Madem para önemli değil, o zaman neden çalışıyorsun, dediğini duyar gibiyim. Henry Ford, Marx, Smith, Sanayi Devrimi, Rönesans, tarıma geçiş gibi salak evreler sağ olsun, böyle bir düzen içindeyim ve para kazanmazsam simit bile alamam ve hatta umumi tuvalet bile kullanamam mazallah, işemek, sıçmak dünyanın en önemli şeylerinden biri (babamın sözü!) Neys gülüm okur, daha önce de dediğim gibi para kazanmanın bu kadar eğlenceli bir şey olduğunu bilseydim, daha önceden başlardım ben be, hahhhahahha!

Şaka bir yana, yazımı tüm emekçilere ve daha çok kadının çalışmasını sağlayan, bu uğurda canını vermiş tüm kadın emekçilere adıyorum, iyi ki vardınız, iyi ki varız, kazanıp harcamanın gücü adınaaa!

20171017_154332949_iOS.jpg

Sen de hayatına kaleydoskobumun gözünden bakabilirsin

 

Siklemen (cyclamen), Bir Çiçek Adı

Çok ilginç.

Yani, klişeleri ve genellemeleri sevmiyoruz, biliyorum ancak nedense son zamanlarda pembe bulutlar üzerinde dolanmaya yeminliymişçesine, asla pes etme edalarıyla süzülüyorum hayatta.

Son bilmem kaç yazımsılarımda, devamlı aynı konu üzerinde duruyorum ve kendimi sürekli yineliyorum farkındayım, mamafih sizlere anlatmak istediklerim bir türlü bitmiyor ve beynimde düşünce istifçiliğine son verme gibi bir protesto başlattım, buna binaen kafanızı yine azcık da  olsa şişireceğim.

Hayatta bir daha asla sevmeyeceğim, bir daha asla onu görmek istemeyeceğim, bir daha asla bu kadar çok değer vermeyeceğim, bir daha asla bir daha asla ve bir daha asla…

Bir daha asla’ların hep dilinde pranga değil mi? Veyahut, duruma şuradan da bakabiliriz, kimse beni anlamıyor, hep yalnızım, kimse beni sevmiyor ya da hiç kimse bana değer vermiyor? Bunlar da ağzına pelesenk olmuş olabilir? Ve evet, sana katılıyorum, diğer insanların sana söylediği şeyleri söylemeyeceğim şimdi sana. Sana katılıyorum, kesinlikle, kimse seni anlamıyor, kimse seni sevmiyor. Çünkü düşünüyorum da, eğer çevrendeki insanlar sana bunu söyletiyorsa, yaşadıklarından çıkartabileceğin yegane gerçek bu ise, evet bu reel durumundur. Önemli olan belki de seni bu duruma sokana kadar neler yaşadığındır?

Her zaman bir şeylerin değişeceğine inanarak yürüttüğümüz ilişkilerin kaçının değiştiğini bana söyleyebilir misin?

Birileri neden birileri için kendini değiştirsin ki? ya da neden birilerini olduğu gibi kabul etmemekte bu kadar ustayız ki? Bu biraz da birilerini hiçbir zaman saf sevgi ile sevemeyeceğimizi de göstermiyor mudur ki? ve bu durumda, üzerine, neden durup durup kendi yalnızlığımızı paylaşmaya çalışıyoruz ki?

Neden acaba kimse yanındakini olduğu gibi sevemiyor? Veyahut, dur dur. Soruyu şöyle soralım, neden yanındaki istediğin biri gibi çıkmayınca bırakma cesaretini göstermeyip de üstüne vazife olmadan onu değiştirme cesaretine giriyorsun ki?

Lütfen üzerine alınma canım okur, yazdıklarımı ben de üzerime alınmıyorum, sadece kendi düşündüklerimi, zorlanarak, ıkınarak anlatmaya çalışıyorum.

Misal düşündüğüm bir diğer “şey” ise şudur ki, sevdiklerimizi ilahlaştırmaya çalışmanın gereksiz beyin yükü. Yani, demek istiyorum ki, insanı sevmek onun kötülüklerini de sevmek, umursamazlığını, saygısızlığını, sevgisizliğini, yanlışlarını da sevmek demek değil midir? Neden sevdiğin şeyin bir tarafının da kötü olabileceğini göremiyorsun ki? Bunu gördüğün zaman, gerçek sevgiye ulaşıp daha fazlasını istemeyeceğini öğrendiğinde nirvanayı da tatmış olacaksın inan bana.

Galiba her şey sevgi ile ilgili.

Kişi kendini kötülükleriyle, yanlışlarıyla, arzularıyla, pis düşünceleriyle kabul edip sevdikten sonra ancak diğerini de bu şekilde sevebiliyor sanırım. Bu durumda diğer bir asıl cesaret ise kendini böyle de sevebilmek.

Kendi kötülüğüne ve nahoşluğuna sırt çevirmiş bir insan, bunu kabul etmeyen bir insan, karşısında kötü şeyler olunca ruhunu besleyebiliyor, bunu da yeni öğrendim. Toplumumuzda kaostan beslenmeyen, kaotik ortam yaratmaktan çekinmeyen o kadar az insan var ki. Bunun sebeplerini daha önce düşündün mü bilmiyorum ancak şimdi bir düşünelim ister misin? Kişi kendi içindeki kötülükle yüzleştikten sonra ya da buna arsız arzu da diyebiliriz, çevresindeki insanlarda da bu tarafı kabul edip hayatını iyiliklerle donatmaya çalışır ki bu arsız arzularını gerçekleştirme fikrini dizginleyebilsin çünkü aynı kişi kendi arsız arzularına ulaşmanın kolaylığının farkına varıp bunun ruhunu besleyen gerçekler olmadığını çoktan anlamıştır, kendi varoluşsal idealarıyla. Diğer bir taraftan, kendi içindeki arsız arzularını bir türlü kabul edemeyen öteki güzel insan, çevresinde kötülüklerin daha çok yeşermesi için elinden geleni yapar, yapar ki yüreği beslensin, haz alsın. Bu kişi çoğu zaman yüzünde maskeyle dolaşıp kendi hayatını hiçbir zaman istediği gibi yaşayamama hastalığına da tutulur ve mutsuzca, kendini bilmeden, tanımadan, sevgisizce ölüp gider ve bu kişinin üzerinde yine de çiçekler açtırır doğa.

Hangisi olacağına karar vermek ise sanırım senin elinde.

Ya da belki de her şey cesaretle de ilgili olabilir. Belki de korku ile…

Neden korktuğunu bir bilebilse, bir düşünse öleceğini, her şeyi yoluna koyabilecek insan ancak nefes almak ile o kadar meşgul ki, düşünmeyi unutuyor ya da hissetmeyi belki de sevebilmeyi ya da sevilmeyi öğrenebilmeyi.

Ahhh. Hayatımın en güzel zamanlarını yaşıyorum canım okur, evimde mumlarla oturup “Six Etudes for Piano -q =108” dinliyorum, piyanonun her şeye iyi gelen rüzgar hissi benimle birlikte ve siz de buradasınız. Çiçeğime su vermek için gitmem lazım şimdi, güzel kalın.

20171007_154502044_iOS.jpg

Hep bakasım geliyor

Selda

Hayatın harika taraflarını yaşamama izin veren, mükemmel detayların gizli olduğu güzel şehir İstanbul’a vedama hala 3 ay varken neler yapılabilir ki diye düşünüp düşünüp durduğum şu günlerde…

Şaka şaka.

Düşünüp durmuyorum çünkü düşünmeme zaman kalmıyor, düşünmeden hareket ettiklerim neticesinde.

Misal; dün.

Türk müziğinde gelmiş geçmiş en efsane kadınlardan biri, SELDA BAĞCAN’ın harika konserindeydim. Sanki Meryl Streep’i görmüş ve hatta Robert Downey Jr. ile öpüşmüş kadar oldum dün, o derece. Şu ingilizce konuşan ırkların söylediği bir söz vardır ya “thrilled”, heh işte o oldum. Kadın sahneye çıkıp ‘Yaz Gazeteci’ diye bağrınca gözlerim doldu tabi ki hemmen!

Neşet babadan söylediği şarkılar ise ruh tokluğunu nirvanaya ulaştırdı. Çemberimde Gül Oya’nın en şahane dizesi ‘karşı karşı dururken, yüzüne hasret oldum’, Selda’nın sesinden Mona Lisa gibiydi adeta.

Bir de benimle bu etkinliğe gelen can’ımın en beğendiği şarkı ‘Öyle Bir Yerdeyim ki’ çıktı. Şimdi üşenmeden onun sözlerini yazacağım sana can okur ki mesajlar güzel yerlere iletilsin, herkes Selda Bağcan dinleyip dinginleşsin. Bak şimdi;

-Öyle bir yerdeyim ki
Bir yanım mavi yosun çalkalanır sularda

Dostum dostum güzel dostum
Bu ne beter çizgidir bu

Bu ne çıldırtan denge
Yaprak döker bir yanımız
Bir yanımız bahar bahçe.

Bu sadece Selda’nın söylediği kısım ve bizi de etkileyen kısım bu. Kadın diyor ki BU NE BETER ÇİZGİDİR BU, kadın diyor ki BU NE ÇILDIRTAN DENGE!

Yani bunları böğüre böğüre siz de söylemek istemez misiniz yahu? Hem de böyle, insanların karşısına geçip de, ağzını ağzına kadar dayayıp alabildiğince nefes alıp tam suratına tükürük ve salyalarınla birlikte, öfkeni kusarken, bağıra çağıra ve ağlamaklı söylemek hepimize iyi gelmez mi yahu?

Sadece bunları yazarken bile iyi geliyor. Şimdi sen de okurken iyi gelecek inan bana. Unutmadan, ‘Gesi Bağları’nı da söyledi ve orada da hem böğürüp hem de semaya kafanı kaldırıp ellerini de dikip sanki hıncını atmosferden alırcasına ‘KİMSELER YANMASIN ANAM YANSIN DERDİME’ demek de ne demek, söylesene bana canım okur?

https://www.youtube.com/watch?v=ATxRhKHVX7k <– istersen dinleyebilirsin, tabi ki canlı dinlemek bambaşkadır sen de takdir edersin ki.

Bu kadar yazacağım.

Selda yeterince söylüyor bence.

Ha gitmeden;  ah yalan dünya iyileri öldüren dünya, yitirdiğim yarimi aman aranıyorum ve şu insanlık derde düşerse şayet, ben onu sevmekten bıktım ise yuh ama neyleyim ki sene çatabilmirem, bunu da yaz gazeteci… (anladın dimi gülüm okur?)

Screen-Shot-2017-09-20-at-10.22.20.png

Rağmen

Uzun zaman oldu ancak huzurlu hissedebildiğim yere sonunda ulaşabildim.

Merhaba

Kendi hayat hikayemde, inişin ve  çıkışın hiç bu kadar sert olmadığını hissettiğim kocaman bir 5 ayın sonucunda, ondan başka bir yerde yaşayamayacağım dediğim, her köşesinde sevdiğim 3-5 kişi ile biriktirdiğim anılara malik, gün batımını haşince içime çeke çeke, hiç unutmayacağıma söz verene dek izlediğim, harika gecelerin ardından gündüzlerini de en üst katlara çıkarak beklediğim, koca koca estetik olmayan binaların arasından güneşini görmeye çalıştığım, hep hüzünlü, hep dolu, hep sarhoş, hep misafirperver, 7 tepeli olsa dahi insanı o görünmeyen çukurlarına çekiveren, bir bir güzel insan biriktirdiğim ve hepten yok oluşlarını izlediğim, bir günde karadan giden, raylı ne kadar araç varsa kullanıp tanımadığım yüzlerce kişi ile nefes aldığım, yüzümü yola eğip taşlarına sırlarımı anlattığım, düştüğüm, kalktığım, sevgisine inandığım insanların ayak izlerinden yürüdüğüm ve aciliyetle arkalarında ekmek kırıntısı bırakmazlarsa kaybolacaklarını düşünüp seslensem de kaybettiğim ruhların anılarını teker teker kağıtlara yazdığım, vapurunun düdüğüyle ürktüğüm, dalgasıyla korktuğum, sarhoşuyla dertleştiğim, içinde kaybolduğum, yeni tatlar tattığım, müziğine hayran kaldığım, her düzey insanıyla aynı yollarda aşık attığım, adalarında huzuru yakaladığım, kütüphanelerini keşfettiğim, camilerine büyük mimarlık eseri diye gıpta ettiğim, Galata Kulesi’nde şerbetini sevdiğim, Kanlıca’sında yoğurdunu şekerleştirdiğim, Kız Kulesi’ne gitmenin değil, Üsküdar’ın güzel sahilinde çekirdek çitleyip sahlep içmenin asıl olay olduğunu bildiğim, Moda’sında en marjinal, en orijinal mekanlarını bildiğim, Kadıköy’ünün boğasında fotoğraf çektirenleri fotoğrafladığım, Taksim’inde gerçek Beyoğlu’nun son zamanlarına rast gelip bir aşağı bir yukarı gezdiğim, Beşiktaş’ını balıkçılarıyla tanıdığım, Beylikdüzü’nü Tüyap’ıyla sevdiren, Ortaköy’ünde kumpiriyle ve waffleıyla kazık yediğim, Esenler’ini otogarıyla zorunlu kılan, Şile’sinin doğasına hayran bırakan, Maltepe’sinin solculuğunu kıskandıran, Başıbüyük’ünü okullaştıran, Bostancı’sında eğlendirip dönme dolabına bindiren, saydığım pek çok semtinde iftar çadırı bulup güzel anlara binlerce kişi ile ortak olduğum, Göztepe’sinde bedava okul konseri izlettiren, müzelerini sürekli gezdirme telaşına giren, nemine, soğuğuna, dolusuna, karına lanet ettirip Ümraniye’de psikoloji eğitimi veren, pazarlarında karış karış gezip en ucuz malının tezgahını bildiğim, dinlemeyeceğim şarkıları dinlettiren, Mustafa Ceceli’nin bile konserine götürten, tonlarca insan tanıtıp fedakarlık yaptıran, koca koca yıllık güzel arkadaşlıkları bozdurtan, yine de iyi insanların varlığının da altını çizip yepyeni hayatıma güzel başlamama sebep şehir, İstanbul.

Güzel bir yazın ardından (sen de bilirsin ki), yine kürkçü dükkanına geri döndüm, yalnız bu sefer önümde sadece 4 ay var. Bu kısa sürenin ardından, bendeniz (buradaki ‘bende’ köle demektir) düzenli hayatına geçiş yapmak için Fethiye’sine dönecek. Tabi, bilirsin canım okur, plan yaparsın da çoğu zaman işler karışır, çalkalanır, istemediğim ancak mutlu eden değişikler gerçekleşir, planlar olmaz, şükredersin… Orası ayrı tabii ancak üst paragrafta anlattığım bu şehr-i şehre kısa sürede, kalıcı olarak dönmemek üzere veda edeceğim umarım.

Şimdi size, yeni kiraya çıktığım İstanbul’un nadide mekanı Ataşehir’in Örnek mahallesinden yazıyorum. Tam olarak bu konuma ulaşmam, 5 yıllık arkadaşlarımı kaybetmem, üniversitemi derece ile bitirmem, kocaman bir boşluk ve hayal kırıklığı, güvenmemeyi öğrenmek, tek başınalığı seçmek, seve seve affetmeyi öğrenmek, affedemediklerimi silmek ama sonradan yine affetmek, kişiye göre davranamayı öğrenmek, aldığın kadar vermek, gaddar ve vicdansız olmayı bilmek, güvendiklerinin de sana yamuk yapacağını acı acı tatmak, en yakının saydıklarının aslında seni en yakını olarak görmediğini kötü tecrübelerle fark etmek ve ne olursa olsun eğer adam gibi adam ve kadın gibi kadın olan anne-babaya sahipsen yıkılmayacağını öğrenmek ile gerçekleşti. Ha, şimdiki konumum nedir dersen, huzurum yanımda, siz burada, kitaplarım benimle, kalemim-günlüğüm komodinimde, anahtarlığımda anahtarlar, yemeğim olmasa dahi içim rahat uyuyabileceğim bir yatak(asla çekyat değil), sadece okuluma odaklanabileceğim kadar az insan ve çok zaman, yepyeni bir tecrübenin heyecanı ile kalbimin gümbürdemesi, güzel kalpli bir ev arkadaşı, güzel kalpli çok yakın arkadaşıma 5 dk. mesafede oluşum, yaz boyu bana yardım eden eski arkadaşlarımın yanı başımdaki maneviyatı, tütsümün lavanta kokusu, mumumun alevinin dansı, gece lambamdaki sarı ışık ve gözümdeki mutluluk gözyaşı. İşte konumum tam olarak bu.

Şimdi, leşliğe rağmen, koca bir beklemeye rağmen, kapıların bir bir açılmasına duacıyım bir de iyi insanların da var olduğunu bana tekrardan gösteren güçlere de saygılarımı iletiyorum.

Hepinize benden Fethiyeli Suat- Ömrüm şarkısı gelsin.

Kendinizi sevin, hayvanı, doğayı hiç kuşkusuz sevin, hadi insanı da yeniden sevmeye başlayalım diyeyim ve gideyim.

IMG_6963.JPG

Huzuristan

E Pur Si Muove*

Efendim namasteler olsun inşallah, iyisinizdir umarım.

Türk kahvesi fincanımın üzerinde bulunduğu yuvarlak tabak yanımda ve ben de yuvarlak masamın üzerinde sizinle bir şeyler konuşmaya çalışıyorum.

Bu yuvarlak takıntısı da nereden geldi bana diye düşünür oldum son zamanlarda tıpkı geçmiş günlerde beynindeki sinir hücrelerinin miyelin kılıflarında aşırı azalma sonunda ve hatta beyindeki gri madde yoksunluğundan da ötürü İstanbul’daki bir belediyenin( benden duymuş olma ama ‘Fatih’) bir partiye mensup (bunu da ben demedim say ancak ‘AKP’) gençlik kolları başkan yardımcısı kişinin de aklına nereden geldi diye düşündüğüm gibi.

Şimdi öncelikle homofobik kişilerdeki ‘yuvarlak‘ takıntısından bahsetmek isterim ki insanlar (yani kadınlar ve erkekler) legal olduğu sürece(18 yaşından büyük, kendi rızasıyla, akraba harici), herhangi bir sapkınlık içermediği sürece(her türlü parafililer ki tedavi edilebilirler, zorlayıcı unsurlar) istedikleriyle seks yapabilirler, karşısındaki erkek ya da kadın olsun. 1940’larda kalan, çağdışı bilimlere göre homoseksüellik hastalıktı, evet, ancak aç kendini koçum 2017’deyiz, insanlar geçenlerde yapay kan yaptılar, yakında kafa nakli yapacaklar, işte ne bileyim kuatum uydular yapıldı, fırlatıldı, e tabi yapay zekayı da unutma falan. Yani demek istediğim kimin kiminle seviştiğine bu kadar kafayı takmazsan her şey bambaşka olabilir. He, demek istediğim, bazı cahilce kimseler, homoseksüel erkekler için ‘yuvarlak‘ benzetmesi yapıyor ya, heh işte bunun yanlışlığından, bunun homofobikliğinden bir de bu ‘yuvarlak‘ takıntılarının altındaki kendi homoseksüelliklerinin farkına varamayışlarından bahsediyorum. Ayrıca LGBTİ (hatta bazen LGBTTIQ) vardır, var oldu, var olacak!

Şimdi bu cahilce kimselerin ‘yuvarlak‘ takıntısını bir kenara bırakırsak efendim, dün gece beraber olduğum güzel yürekli arkadaşlarımdan biri kendi başka arkadaş grubunda konuşulan bir konudan bahsetti. Konumuz ise ‘Dünya düz mü yuvarlak mı?’

Ihhh sen de mi yazar deme bana, bir sn. Şimdi sana harika şeyler söyleyeceğim. Öncelikle şu linki izlemeni isterim. –> https://www.youtube.com/watch?v=tUiP0_B6pP4 . Hatta Barış Özcan’a abone olursan harika bir kişilikle de tanışmış olacaksın, benden söylemesi(beni tanıştıran canıma da sevgiler).

Şimdi gel gelelim neler yapabiliriz de bu durumu anlayabiliriz? Öncelikle pek çoğumuzun bildiğini umduğum Galileo Galilei’den bahsederek işimizi kolaylaştıracağım. Kendisi çoğumuzdan 400 sene önce yaşamış matematikçi, fizikçi, filozof, astronom(gök bilimci demektir) ve mühendis. Yani adamı eleştirmeden önce bir dur, bir düşün, sen kimsin, sen nesin, kendi eğitimine, dünya görüşüne bir bak, bir düşün felsefe ne demek, bir düşün fizikçi ne yapar, bir düşün ki ‘400 sene evvel kitabı, kalemi zor bulan hele interneti hiç bulamayan bu adam nasıl birden çok şey olabilmiş?’ de ondan sonra eleştiri ne demek bir sözlük bul, gel, oku, anladıysan eleştir. Şimdi geri dönelim Galilei’ye. Var olduğu zamanı düşünürsek, kendisi Yeni Çağ’ın göbeğinde doğmuş büyümüş bir abimiz, Orta Çağ’ın manyaklıklarından haberi falan yok ancak engizisyondan nasibini almış, yargılanmış şahsiyettir. Engizisyon ise dini inançlara karşı gelenleri cezalandırmak için kurulan mahkemeler (dünyanın düz olduğunu savunan kişilerin neden Galilei gibi düşünmediğini anlıyoruz, herkes Katolik çevremizde demek ki). Galilei şükürler olsun ki, gelgit teorilerini ortaya atmış, olasılık bilimine büyük katkılar yapmış, meteorları incelemiştir ve ayrıca güneş merkezciliği üzerinde çokça kafa yormuş ve hatta bu görüşün İncil’e de karşı olmadığını belirtmiştir. Bana en ilginç gelen tarafı, bu adamları eleştiren kişilerin bir teleskobunun bile olmayışıdır ve daha da ilginç tarafı bundan yaklaşık 400 sene önce yaşamış Galilei’miz kendisi bir teleskop dahi üretmiştir. Bu kendi ürettiği teleskobu ile gözlemler yapan abimiz, yıldızların gökyüzünde yer değiştirdiğini de keşfetmiştir yani Aristotales’imizin gökyüzü değişmezliğini de burada yalanlamıştır, yaşasın bilimin yalanlanabilirliği!

400 sene önce Jüpiter gezegeninin dört büyük uydusundan üçünü keşfedebilen isim yine Galilei’dir, bazı partilerin gençlik kollarında, gözünün görebildiği en teknolojik şey telefon olan kişiler değil, nedense. Bu bilgi sanırım bizi, dünyamerkezcilikten de çıkarmış oldu çünkü başka büyük gezegenler etrafında gezinen minnak gezegenler vardı, düşünsene. Neptünümden, Satürn’den ve Venüs’ten de, aydan ve samanyolundaki bazı yıldızlardan da, güneş lekelerinden de  kitaplarında bahsetmiştir bu şahsiyet, bunu da unutmayalım. Ayrıca, teleskop, termometre, mikroskop benzeri cihazlar da geliştirmiştir. Şimdi sen kalk, bu adamın dediklerine, hiçbir şey üretmeden (düşünce bile), kulaktan duyma bazı entelektüel kelimeler kullanarak (mason gibi) karşı çık. Ay güveninize hayranım. Bak ben eleştirme demiyorum da hani eleştiriyi önce kendine çevir, kendini bir bil, ondan sonra karşıdakine geç diyorum.

Galilei’nin adı geçince hemencecik Nicolaus Copernicus’u da anmamız lazım ki güneşmerkezciliği ortaya atan ilk amcadır, atadır, yani efendim kendisi aslında bizim Koparnik. Hof, Copernicus deyince de Newton demek zorunda kalıyoruz ama şaka şaka bir şey demeyeceğim bu konuda.

Yani Galilei’den önce yaşamış Copernicus’lar, Macellan’lar (Portekizli denizcidir ve dünyayı sadece batıya giderek tam tur dönmüş ve yuvarlaklığını kanıtlamış ilk denizcidir) Eratosthenes’ler, Batlamyus’lar, Nasuriddin Tusi’ler gelmiş, sürekli bir gözlem çabası bir deney çabası içine girmiş, sürekli aynı sonuçları veren harika gözlem ve deneylerin bitiminde teoriler oluşturmuş ve sen kaotik ortamdan beslenen, sen hariç 6 milyar 999 milyon 999 bin 999 kişinin ayamadığı bir gerçeği ayıp dünya düz diyorsun ha?  Hepsini geçtim, hadi komplolar mevcut, Amerika ile İsrail bize oyun oynuyor. E bizim Türkiye’nin de hatırladığım kadarıyla 5 ya da 6 uydusu(inanmıyorsan sen de bak) uzayda mevcut. Onların yayınladığı fotoğraflar yok mu? Onlar da mı yalan atıyor oğlum sana? Eğer kendi ülken de sana bunu yapıyorsa, sen kaçırılmaması gereken bir cevhersin, bir dehasın!

Eğer kendin bunu ölçmek istersen, farklı enlemlere gidip gölgeleri ölçebilirsin misal ya da ayın her zaman aynı yüzünü gördüğümüzü fark etmeni sağlayacak (gelgit kilidi nedeniyle yani ayın dönüş hızı ile dünyanın dönüş hızı eşitlenmiş) teleskop yapabilirsin kendine veyahut yapılmışı ile de  bakabilirsin, hatta uçsuz bucaksız bir deniz yakaladığında ufuk çizgisine bakıp gelen bir geminin önce dumanlarını sonra borularını en sonra da geminin gövdesini gördüğünü fark edebilirsin ve aynısını gemi giderken de ters sıra ile gözlemleyebilirsin bence ki bu daha ucuza patlar senin için, rastlarsa da bir ay tutulması izlediğinde güneşin ışığından mütevellit aya yansıyan dünya şeklinin yuvarlak olduğunu fark edebilirsin ki zaten güneş girmeyen eve de doktor girer bilirsin.

Anlayacağın şu ki sayın arkadaşım, dünya düzmüş, yuvarlakmış senin zaten umurunda değil. Sen bunları da okumayacaksın zaten. Sen teleskop nedir, mikroskop nedir onu da bilmeyeceksin. Sen ‘Ali Ata Bak’ kitabını bile bitirmemişsin ki çünkü ve bir gün senin çocuklarının elinde tuttuğu sözde bedava olan eğitim yuvasındaki bedava  kitaplarda bu saydığım isimlerin olmayışını, tek tek nasıl da silindiklerini de fark edemeyeceksin ve mutluca** bu diyarlardan göçüp gideceksin.

*E pur si muove: Bir rivayete göre Galilei’nin engizisyondayken rahiplerin dünyanın güneş çevresinde dönmediğini kabul ettirmeye çalışmasının ardından kurduğu cümle. Cümlenin anlamını hadi bir araştır be koçum, haydi.

**Unwissenheit ist Glück- Marx demiş.

ekili_Tepsi2.jpg

Dünyamız

Müge Anlı the Last Warrior

Sabahtan beri televizyon başında, hayretler içerisinde yaşamaya çalışıyorum. Özellikle içinde ataerkilliğin en ucunu yaşatan, tecavüzü meşru gösteren, poligamiyi destekleyen, kadını yerden yere vurup namus kelimesini defalarca kullanan -ki unutma canım okur ‘namus’ kelimesini hiçbir dünya diline çeviremezsin, kendisi var durumda değil çünkü- Türk dizilerinden hoşlanmadığımı bilirsin. Fakat şu televizyonda çevremizdeki her şeyi, tüm şeffaflığıyla anlatan ya da dur dur şöyle diyelim Türk insanını her şeyiyle dosdoğru anlatan programlara bayılıyorum.

Bakınız Müge Anlı. Lütfen saat 13.00’ü geçmediyse aç ve izle. Şu programda neler görmedim ki. Misal; pedofilinin bini bir para. Ardı arkası kesilmiyor. Şimdi bu durum biraz hassas ancak mesleğimin bana verdiği yetkiye dayanarak yine şunu belirtebilirim ki bu kimselerin aileleri bir şeylerin farkına varır da susarlar. Böyle olmasın, grip gibi psikolojik rahatsızlıklar da insanın başına gelebilir ve ancak bunları kabul edip gidilmesi gereken yerlere başvurular yapılırsa, önlemler alınırsa, tedaviler gerçekleşirse sağlığa kavuşulabilir. Kişi nasıl grip olmaktan utanmayıp doktora gidiyorsa, ruh sağlığı dengesizleştiği zaman da bunu yapabilmelidir. Hayır yani ben toplumu da anlamıyorum. Kişi kanser olunca bir acıma duygusu, bedensel özrü olunca sürekli ona bakıp bakıp ‘vah vah’ demeler, ‘rabbim korusun’ demeler, akli dengesinde problem olunca onu herkesten soyutlamalar, evden çıkarmamalar, utanmalar, sıkılmalar, yardım almamalar… Amaç nedir?

Şöyle bir sokağa çıkıyorum, bakıyorum herkes sağlıklı. Kimsenin bedensel özrü yok, zihinsel handikapları yok, ruh sağlığı bozuk değil. Herkes tek bir makineden üretilmişçesine, fabrika çıkışlı ülker çikolatalar gibi aynı. Bak şimdi, şunu demeye çalışıyorum ilk olarak, saklıyoruz. Her şeyi saklamaya alışmışız. Tüm kötülükler evimizde birikmiş. Dışarıda herkes sağlıklı, herkes ambalajlı paketinde mutlu görünüyor, öyle gösteriyoruz. Kimsenin evinde herhangi bir tarafı hasta, problemli, eksik, sakat yok gibi. Kimse kötülüklerden konuşmuyor, kimse kötü değil, kimse kötüye maruz kalmamış. Herkes mutlu, iyi, sorunsuz, problemsiz. Peki nerede bu saydığım sizlere göre “diğer insanlar”? Misal nerede tekerlekli sandalyedeki yakışıklı adamlar, neden benimle beraber sahilde gezen şizofrenler göremiyorum, neden benimle beraber bisiklet süren, paten kayan, kaykayda eğlenen uzuv yönünden eksik kişiler göremiyorum, neden alzheimer hastalığından muzdarip dedeler çocuklarıyla, torunlarıyla değil, neden bipolar bozukluğu olan arkadaşım okula gidemiyor vs. Nedenlerim artarak devam ediyor tabi ki. Ne demek istediğimi anlatabildim mi bilmiyorum ama mükemmel olmak adına yaşanan, hediye paketine sarılmış ve gerçek olmayan tüm hayatlara sesleniyorum ki kabul etmek, farkına varmak ile her şey doğalına kavuşma yoluna giriyor. Gerçek olmayan hayatları yaşadıktan sonra, tüm kötüleri içine sığdırdığın evine dönünce nasıl nefes alabiliyorsun misal?

Diğer bir taraftan Müge Anlı ve diğer tüm ulusal kanallardaki türevleri (inan bana o kuşakta sürekli benzer programlar mevcut) bana çok şey öğretti yahu. Öncelikle efendim, kendi akvaryumumuzda pek çoğumuz etliye sütlüye pek de bulaşmadan, varoluşsal sorunlarımızla ilgileniyoruz, bunu biliyorum. Ancak, bir yerlerde GERÇEKTEN de cehennem yaşanıyor. Ülkede, erkek çocuğuna tecavüz edenden, birbirini ‘sen bana yan baktın’ diye öldürene kadar her şeyi bulabiliyoruz. Herkes kaostan besleniyor ve bu kaotik ortamda hala üremeye çalışıyor. 12 yaşındaki kız çocuğunu, 35 yaşındaki adama veren babalar ve anaları izliyorum günlerdir televizyonda. Hacca diye gidip geri dönmeyen, hac diyarında Arap bir müslümanca alıkonulan, üzerine de zorla 3 çocuk doğuran kadını izledim misal. İstanbul’un göbeğinde 6 çocuğuyla kimliksiz yaşayan 30’lu yaşlarındaki ebeveynleri izledim bir ara. İnsanları ‘doğaüstü güçlerim var’ diye kandırıp, büyülerle cezbettiğini söyleyip para yiyen ve hatta kandırdığı ailenin kızıyla kaçan ve kadının da kocasını öldüren adamlar tanıdım programda. Tabi bir de uçkuru uğruna genç ve güzel kadın elde ettiğini sanıp da dolandırılan amcalar da yok değil.

Şimdi, dışarı çıktığında çevrendekilere bir bakmanı istiyorum. Kimse suç işlememiş, kimse kötü değil gibi değil mi?

Tüm kötüler hala evde mi dersin?

Bunlar neden oluyor peki?

Bence herkes kendi içindeki kötüyü kabullense ilk adımı da atmış olacak bu konuda. Herkes kendinin bir başka canlıya hunharca saldırabileceğini kabul etse, ‘kötü’ diye adlandırılan kimselerin de senden, benden farkı olmadığını bilse belki de küçük küçük çözüme doğru gidişler artacak. Kendi kötülüğümüzü kabullendikten sonrası, kendi kötülük yapma ihtimalimizin farkına vardıktan sonrası ise daha kolay. İyi olmaya yaklaşmamıza neden olan motiveler bulma kısmına geçiyoruz sanırım. Bu motiveler, bizimki gibi mütedeyyin ülkelerde dinle alakalı olabilir ki inan bana Kur’an-ı Kerim’e göre sırf bu bile yeterli olmalı pek çok çözüm için, bu motiveler içten gelebilir yani kişinin hayata bakışı başkalarını iyi etmekten geçebilir, bu motiveler anlayacağın bir ağaca da bir kediye de bir kitaba da bağlanabilir, fark etmez, önemli olan motiveyi bulmaktır çünkü.

‘Her şey bu kadar kolay değil Pollyanna’ diyebilirsin bana ya da hep duyduğum ‘sen ……… (noktalara yaşadığı en kötü olayı dolduruyorlar) yaşamadın ama’ gibi cümleler de kurabilirsin ancak inan bana her şey aslında bu kadar kolay, sen sadece birazcık drama alışmış, birazcık kaosa alışmış, birazcık acılarınla yer aramaya, yer bulmaya alışmış olabilirsin belki.

Teşekkürler Müge Anlı, bizi bize anlattığın için(!)

muge-anli-studyoya-fil-getirdi_9811733-150120_1280x720.jpg

U137-Watching the Storm dinliyoruz burada. 

 

RÖ-RS

Richard Linklater’ın “Before” üçlemesine bayılıyorum yani Before Sunrise, Before Sunset ve Before Midnight. Özellikle ilk filmi hala ağzımdan sular aka aka izliyorum.Tıpkı Harry Potter her çıktığında izlediğim gibi bu üçleme de benim için yapıldığından , zorundayım yani izliyorum ve lütfen gülüm okur, izlemediysen izleyiver. 

Efendim, RÖ ve RS durumları kapladı beni iki gün önce. Nedir bu RÖ, nedir bu RS dersen ki dedin bence lütfen, ben buldum yine, olley. Önce tahminleri alalım…

Açıklıyorum…

RÖ demek Rakıdan Önce demek. RS’de zekiliğimizin bize verdiği yetkiye dayanarak Rakıdan Sonra demek.

Galiba rakıyla ilgili konuşacağım. Biliyorsun ki sigarayı bırakalı epey oldu ve içkiyi de bıraktım, eskisi kadar içmiyorum (Eskisi= İstanbul’da ikamet ederken haftada üç kez demek). Ancak, her zaman esnemeyi(esnemek derken, haaaavh diye ağızdan sesler çıkaran eylemden bahsetmiyorum, esnek yani) seven bir bacı olduğumdan, arada ufak tefek kaçamaklar yapıyorum, hem bedenimi hem beynimi hem de ruhumu şaşırtıyorum ve onlara da küçük sürprizler sunmuş oluyorum böylelikle.

İşte geçen gün, teeee ortaokul 7.sınıftan beri tanıdığım(14.senemizdeyiz Melike’ciğim , aç kendini), can dostumla buluştuk ve karar verdik ki raki-balık yapalım. Fethiye’ye geldiğinde bunu yapacağın en eğlenceli mekan BALIK PAZARI’dır. Bunu unutma ancak orada ayrıca fasıl da olduğundan ve çok da turistik olduğundan oraya gitmedik(pahalı yani) ve daha önce hiç oturmadığımız, elit bir mekana gittik (ve ben balığımı yine elimle yedim, şşşşşşşşt).

Neys.

Rakıdan önceki muhabbet ile rakıdan sonraki muhabbetten bahsetmek istiyorum. Tabi ki de can insanlarla yapılan her muhabbet, her aktivite güzeldir ve bunu kıyaslamayacağım ancak siz rakı içen güzel yürekler, özellikle size sesleniyorum ki haydi kabul edin, rakıyla her yer daha çok, en çok, 1588 kez çok güzelleşiyor. Şimdi rakıdan önce az sayıda yapılan durum gözlemi (dedikodu), eski sevgililerin ardından geçirme düelloları, hayat dersi çıkarmaların tadı, rakıdan sonra bambaşka oluyor, kabul edelim lütfen.

Mesela, kadın kadına oturdun konuşuyorsun, işte ister istemez gülerken çevreye bakınma, kibarlaşmalar vs. Ama rakıdan sonra kahkahanı 10 metre ötede oturan aileye duyurma yarışmaları başlıyor. Hele bir de elin kolun sağa sola çarpmaya başlayınca yapılan espri, sakarlığının yanında bir hiç kalmıyor mu, sen de söyle! Ha bir de ağzında sigara varken diğerini ağzındakiyle yakmaya çalışan bir tayfa var. Ağzındakini ağzından çıkarmadan, yakılmak üzere olanı da ağzına almadan, içine çekmeden yakmaya çalışıyor, anlatabildim mi? Böyle çakırkeyifleri seviyorum misal. Bazısı da ayıkken hoşlandığı çocuğu görünce sigarayı filtre tarafından yakmaya çalışır, onlar doğuştan RS durumu yaşayanlardır, onlar farklı, onları da sevin, onlara da selam olsun -ben-. Şimdi rakıyı suyla içen bir de susuz içen kısımlar da mevcut, ben ikinci kısımdanım misal. Suyla içince yeteri kadar rakı değilmiş gibi geliyor, rakı sofrasına oturunca “oooo, susuz mu abla?” diye garson muhabbetine giriyorum, hoşuma gidiyor sanki kendimi Shrek’i prense çeviren prenses gibi hissediyorum, düşün rakının gücünü. Efendime söyleyeyim, katıldığım rakı sofralarının olmazsa olmazıdır ki Türkiye’yi kurtarma furyası. Oturdun, ilk tekler dubleler içildi, ikinciler geldi, efkarlar gitti derken konu ister istemez Türkiye’ye gelir. İlla ki gelir yahu. Hele bir de büyüklerle(büyük dediğim litrelik rakı değil kardeşim, yaş olarak büyükten bahsediyorum, kafanı rakıdan iki sn. uzak tut yahu) içiyorsan “sen bilmezsin o dönemleri.” muhabbeti girer. Şimdiki iktidarı eleştirsen suç olur, eleştirmesen suç olur, şappadanak kalırsın ortada. Siyasete de adım atıp, Türkiye Cumhurbaşkanlığı’na da soyunduktan sonra, yine kadın kadına rakı masasında Türkiye gündemin daha önemli konu vardır, eskilerdir, bilirsin. O eskilerin her yeri çınlar, kulak ne kelime. O eskilerin yaptığı tek iyi hareket yoktur masada konuşulan, gül getirmiş olsa dahi gülü diken bilirsin o masada, gözü kör olmayasıca sıfatları havada uçuşur. Masadan herhangi birinin kulladığı sosyal medya ile telefona geçici süre el konulur çünkü RS sendromu ile masadaki tüm kadınlar o telefon ile eskilerin yeni sevgililerine bakarlar, eskilerin tüm sosyal medyaları ifşa edilir ve ilginç tarafıda bakılan hiçbir fotoğraf beğenilmez. Hele eskilerin yeni sevgililerinin fotoğrafları, hamamböceği ilacı kutularının üzerine yapıştırılacak kadardır. Ha uyanınca ve mantık ile tekrardan buluşunca, birilerinin yeni sevgilisi olduğumuzu da hatırlayınca, arkamızdan bizim de böyle konuşmalar olduğunu fark ederiz, o ayrı da o zamanda bir iç rahatlığı, vicdan rahatlığı gelir “aman nasılsa nötrlüyoruz durumu, o bana, ben diğerine..” diye. Eski muhabbeti uzar gider, ve bir karar çıkar hemencecik “ex’ten next olmaz.” Yaz bunu bir kenara okurum, bence doğru. Sonra bu cümle için felsefeler yapılmaya başlanır, çakırkeyifliği de aşmış, güpgüzel kafayla felsefe yapmaya çalışırken mesane dolar, WC yolu uzadıkça uzar, eteğini çekiştire çekiştire girdiğin tuvaletin birinde kusan bacı vardır, onu beklersin. Az güzel kafalı diğer kadınlardan ruj istersin. Dur yahu, şimdi yazımı okuyan erkeklere en güzel sırlarımızı bilen WC muhabbetini anlatamam. Üzgünüm.

Neys.

Kafa dönerken,wc sonrası masa zor bulunur da herkesin modu bir anda sönmüştür o an. Bir tuvalet ne kadar uzun olabilir ki dersin içinden ama sonra anımsarsın ki, bir Türk dizisi ne kadar uzun olabilir ki 3 kişi ölsün, bir çift evlensin, biri çocuk doğursun 145 dk.da.Neys, dizi eleştirisi bir kenara, efkar epizodu başlamıştır ve bu efkar epizodu uzun sürer. “Ne oldu yahu?” demeye korkarsın ama o rakı dolu gözlerde “bana ne olduğunu sor” diyen minnoş kadınları görürsün ve kendini tutamazsın sorarsın. Hoppa, bu sefer koca bir hayatın içine dalarsın. Öğütler dinlersin, öğüt verirsin, hayata bakışın değişir, itiraflar ve sırlar duyarsın, o masadan bir an tiksinirsin sonra seversin yine, masadakiler bir an sana çok uzak gelir sonra bir şey duyarsın, “inanmıyorum, sen de mi?” dersin, kardeş olursun, düşman olursun, tanıdığını sandığınla küsersin, küstüğünle barışırsın, dans edersin, en absürt hareketi yapanı değil, en ayık davrananı dışlarsın, ağlayanla ağlar fakat akabinde 2 dk.sonra kahkahaya doyarsın, hiç bilmediğin şarkılara eşlik etmeyi öğrenirsin o masada, hatta hiç bilmediğin tatları sevdiğini fark edersin, koca koca sözler duyarsın ve hatta koca koca sözler verirsin, kimini tutarsın kimini tutmazsın, sonsuza dek arkadaş kalacağını bildiğini sandıklarını yad edersin yanında artık olmadıklarını fark ederek, sarhoş kalkarsın masadan bazen sevdiklerinin kolları altında, bazen (Kadıköy’de misal) masadan kalkamazsın, seni taşırlar ya da Kadıköy Postane’nin orada düşer kalırsın ve o anda sevdiklerinde yanına düşer, beraber gülüp kalırsın bu sefer, bazen aşırı efkarlanırsın, yılbaşı için gittiğin mekanda, yılbaşını göremeden kusmaya başlarsın, son yaşına arabada pembe kusmuklarınla girersin, bazen de koca İETT’de iki sarhoşken, arkadaşın çok kusuyor diye sarhoşluğunu unutursun, bazen de seni eve kimin bıraktığını unutursun ama hep bilirsin ki rakı içtiğin kadınlar, adamlar sevdiklerindir, güvendiğinle içersin rakıyı, herkesle değil.

Herkes olmayanlara gelsin.

20170904_175135364_iOS.jpg

14 sene önce de böyleydi bu (böyle=minnoş, güzel, iyi kalpli, dost insan)

Kıraat.

Namaste sevgili az sayıda olduğunu düşündüğüm okurlarım.

Halet-i ruhiyeniz umarım ki şeker almayı umduğu evden poşetinde para ile dönen ve ilk iş apartmanı dolaştıktan sonra dondurma almak olacak bebeler kadar heyecanlı, cıvıl cıvıl, musmutludur.

Son 16 saattir çok stresliyim. Herkesin benim gibi minnoş stresi olması dileğiyle… Stresimin sebebi “ne okuyacağım?”!

Yüksek lisans yapan ve hala öğrenci olan kısımın üyesi bir kadın olarak yaşadığım en büyük ikilem yaz ayında bir anda beliriverdi. Lisans dönemimde, zaten okulda sürekli haşır ve neşir olduğun kendi bölümümle alakalı kitapları bir kenara bırakıp daha çok roman, şiir, öykü, anı vs.(edebiyatımızı konuşturmayalım arkadaşlar, kitapseverler olarak elimize ne geçerse okuma hevesliyiz işte kabul edelim) okumak gibi bir yol izlemeye karar verdim. Bahanem ki kendisi bana çok makul ve mantıklı görünmüştü -hala öyle görünüyor(!)- ise eğer lisans dönemindeki muazzam ağır konuları içeren bilimsel makalelerin romansal versiyonlarını okursam veyahut muhtelif bilimsel yazıları okumaya devam edersem, dört sene boyunca da bu duruma kendimi kaptırırsam, bu sürecin bitiş çizgisindeki kurdeleye vardığımda mesleğini yapmak istemeyecek kadar doymuş olacağımı düşünmemdi, hatta açıkçası bitiş çizgisine bile gelemeden aynı konular içerisinde kendimi boğmuş bile olabilirdim. Bu yüzdendir ki ben de radikal bir laiklik içerisinde okul konuları ile edebi konuları birbirinden ayrı yönetme kararı aldım ve çok da eğlendim. Büyüklerimiz hep ne der; “İşini eve getirme.” (Mecazı kes) Sonuçta da 1588 edebi kitabın içinde kendimi boğdum tabi ancak cennete uyandığımı da unutma yani bu boğuş hayırlı bir boğuştu, böyle hayırlı boğuşmalar dilerim.

Şimdi sıkıntı şurada başlıyor. Yüksek lisans, lisans gibi değil. -Miş yani. Lisans döneminde; en olmadı sınavdan bir gece önce, sabaha kadar, hiçbir şekilde madden içinde bulunup öğretmeniyle muhatap(tek -t ile yazılıyormuş) olmadığın bir dersin, internette bulduğun notlarını al, çalış, oku, bir şey yap yani yine de geçersin o dersten ancak yüksek lisansta geçemiyormuşsun yahu. Yani bu şekilde geçemiyormuşsun. Yüksek lisans uzmanlık gerektiriyormuş ve bir konuda uzman olmak için de okuman gerekiyormuş (kim dedi dersen, ben diyorum, ay güldüm burada).

Türkçe makale oku, üzerine ingilizce bir şeyler oku, sıkıl, bal ye, bir daha oku gibi aktiviteler içerisinde fark ettim ki daha bile çok okumam gerekiyor ve bu yüzden sıkılma aktivitesini aradan çıkarttım çünkü bal yemeden okuyamıyormuşsun (bunu da ben buldum). Sonuç olarak yazın daha çok okuma kararı aldım.

İnternetten kitap satın alabileceğimiz sitelerden haberimiz var; kitapyurdu, D&R vs. (başka bilmiyorum) Tüm bunların yanında, benim gibi kinci hatta üçüncü hatta beşinci el kitap, kıyafet, cezve ve türevleri gibi eşyaları alıp kullanmayı, okumayı, yedinci, sekizinci ele evrimleşmesini sağlamayı seven kişilerdensen de yine kitabı ikinci el olarak alabileceğin bir başka site var o da —-> https://www.nadirkitap.com/ . Beni nadir kitap ile tanıştıran cana da sevgilerimi iletiyorum(bizzat defalarca alışveriş yaptım, hiçbir sıkıntı yaşamadım, deneyebilirsin). İşte bu bahsettiğim yerlerden 7 tane aşırı bilimsel ve hatta ‘al çocuğu karşına ders kitabı diye ver, kullansın’ sıfatlı kitaplar aldım (neden gidip kitapçıdan almadın dersen; FETHİYE’DE YETERLİ DÜZEYDE KİTAP BULABİLECEĞİMİZ BİR KİTAPÇI MEVCUT DEĞİL, YETKİLİLERE DEFALARCA SESLENDİM HALA SESLENİYORUM, EN AZINDAN ŞU ALIŞVERİŞ MERKEZİNE BİR TANECİK D&R AÇIN, LÜTFEN, BAKIN BU YAZI OKUYAN GÜLÜM OKURLARIM, TANIDIK KODAMAN VARSA YA DA ELİ KOLU ZENGİNE ULAŞAN BİRİ VARSA, KONUŞSUN HALLETSİN ŞU KONUYU, HEP BİR AĞIZDAN AHMET ASLAN- GEBERİYORUM SÖYLETTİRMESİNLER BİZE).

Kitapları almak yetmiyordu ve başlamam gerekiyordu. Başladım da… Latifeleri bir kenara bırakırsak, birilerinin zoru olmadan ders kitabı tadında kitapları okumak çok kolay değildi. Koca bir üç ayda ancak yedi tanesini bitirebildim. Hedefime ulaşmak, konu hakkında daha çok bilgi sahibi olmak beni manen güçlendirse de üç ay boyunca yeni insanlarla tanışamamak, o insanların yaşamlarını okuyup kendi yaşamımdaki boşlukları dolduramamak, hayatlarından dersler çıkarıp kendi hayatımdaki örneklerle onları harmanlayamamak ruhumu sanki sürekli televizyon izleyen insanlarınki gibi boşalttı yahu. Maddi dünyada kitap okumuştum ancak psişik evrenimde elime hiç kitap almamış gibi bakirleşmiştim!

Neys.

Şimdi bu süreyi tamamladım ve edebi samanyolumun kapısını tekrardan açabildim. Bilimsel kitaplarımdan sonra da ilk okuduğum kitap, daha önce bahsettiğim gibi Waris Dirie’nin Çöl Çiçeği adlı kitabıydı ve lütfen okumalısın. Öyle bir acıkmışım ki Waris’in kitabını 2 günde bitirdim ve ardından da Tarık Akan’ın Anne Kafamda Bit Var kitabını okudum. Tarık Akan dedim, iki dakika duralım saygımızı belli edelim, analım, güzel yüreğine teşekkür edelim ve devam edelim.

Harika bir kitaptı. Bilmiyorsan spoiler vermeden üstünkörü bir özetleme yapmak isterim ki merakın kabarsın oku. 80 döneminde, yurtdışında yaptığı bir konuşmadan mütevellit cezaevine giren Tarık abinin orada yaşadıklarını kendi ağzından anlattığı dev bir yapıt kendisi. 80’den bu yana 37 sene geçmiş ve insan yine değişmemiş, hala birbirini sebepsizce yeren, döven, aşağılayan, farklılaştıran bireyleriz, sanırım bu dediklerim kitabın bana anlattıklarıydı o yüzden lütfen oku.

Stres sebebime dönüş yapacak olursak, kitap okuyan her insanın başına gelen bir durum mudur bilmem ancak bir kitabı bitirdikten sonra ne okuyacağına karar verememek beni çok bunaltıyor yahu. İşte 16 saattir sıkıntım buydu. Evde, kütüpün karşısında 7 kere falan oturdum, inceledim, baktım ve en sonunda Ercan Kesal’ın Peri Gazozu adlı kitabını elime tutuşturan anneme sevgilerimi ilettim.

Stresim 3-5 günlüğüne ortadan kalktı.

Gülüm okur, bana kitap önersene be lütfen. Öpüyorum.

20170903_102616805_iOS.jpg

Herkesin Bir Araya Toplandığı Mekan